İBNİ HALDUN’UN TARİH TEZİ ÇERÇEVESİNDE DOĞUDA KENT KAVRAMI

Doğuda Kentin Oluşumu ve Ekonomik Yapısı

Ortaçağ tarihi ile ilgili  bir konuda metafizik yanılsamalar düşmeden bilimsel ve gerçekçi çözümleme yapan ilk sosyal bilimci kuşkusuz İbni Haldun’dur. Bu niteliği ile O, yalnızca kendi dönemi içersisinde değil, günümüzde de ileri ve bilimsel olma niteliğini ısrarla korumaktadır. Bu doğrultuda,  yazımızda inceleyeceğimiz kent olgusunu, İbni Haldun’un teorisi çerçevesinde çözümlemeye çalışacağız. Bu noktada, Ortaçağ’ın sosyal gelişimi ile ilgili temel bir sorun olan, Ortaçağda batıda, feodaliteden ticari-sanayi bir yapılanmaya  sıçrama yaratan kentler, doğuda neden aynı işlevi yerine getirememişlerdir? Sorusu çıkmaktadır karşımıza. Burada öncelikle ifade etmek gerekir ki, kullandığımız doğu ve batı kavramları mekansal değil, ekonomik farklılaşma zemininde oluşmuş yapısal ayrılıkları ifade eder. Öyle ya, küre biçiminde olan dünyamızda kime ve neye göre doğu? Şimdi, İbni Haldun’un sosyo-ekonomik teorisi ile Modern Avrupa uygarlığını, kır temelli feodaliteden kentli tüccar eli ile yeni bir üretim tarzına taşıyarak yaratan kentin, Ortaçağ doğusundaki işlevine bakalım.

 

İbni Haldun’un Tarih Tezi

İbni Haldun kent olgusunu, tarih tezinin esasını oluşturan yerleşik-göçebe diyalektiği çerçevesi içerisinde incelemiştir. Onun tarih tezine göre göçebeler sahra ve bozkırlarda yaşayan, yalnızca yaşamlarını sürdürecek kadar üretim yapan ve bu nedenle lüks bir hayattan uzak olan sosyal topluluklardır. Göçebe toplumlar, tarihsel süreç içerisinde artı ürün biriktirme ve sosyal yapılarında var olan güçlü grup bilincinin yani “asabiyet”in itici etkisi ile yerleşik yaşama geçer ve devletleşirler. Daha sonra,devletleşen bu toplum yapısal değişikliklere uğramaya başlar ve kendi içinde taşıdığı çelişkilerin diyalektiği ile belli bir süreyi doldurduktan sonra çöker.

Ana hatları ile değindiğimiz bu süreçte , “kent”in yapısal, siyasal, sosyal ve ekonomik konumu nereye yerleştirilebilir acaba?

 

Kent-Devlet İlişkisi

 

İbni Haldun, doğudaki kenti sosyolojik olarak devletten sonraya koyar. Zira merkezi devlet kavramının sosyal bir zorunluluk oldu doğuda, bu bağlantı onun gözünden kaçmaz. Hatta açıkça bir yargıda bulunarak, devletin kuruluşunun kasaba ve kentlerin kuruluşundan önce olduğunu söyler. [1]

İbni Haldun, kentleri kurup geliştirenin devlet olduğunu ifade ettikten sonra, devletleşen göçebe grupların da, kentleri elde tutmasının devletleşme sürecinde vazgeçilmez bir koşul olduğunu belirtir. Her ne kadar burada bir başsız döngü var gibi görünse de, bu belirsizliğe meydan bırakmayan İbni Haldun, çok açık olarak kentlerin tamamen devletin gereksinmesinden doğduğu yargısında bulunur ve Bağdat, Kayrevan, Mehdiye gibi kentleri bu yargısına örnek olarak verir. [2] Hatta bu yargısını pekiştirmek için doğa metaforunu kullanarak devleti akarsuya, kenti ise akarsu sayesinde yeşillenen  toprağa benzetir.[3]

İbni Haldun, aksi halde ise kentli kültürün oluşamayacağını, orada göçebe durum ve alışkanlıklarının devam edeceği görüşündedir.[4] Zira devlet çökerse halk yeniden göçebeliğe döner. Bu zorunludur. İbni Haldun’a göre bunun bir ölçüde istisnası, kentin etrafının coğrafi koşullar bakımından çok uygun olmasıdır yalnızca. [5]

Kent-Devlet etkileşiminde aksi bir durumun da rolünü betimler. Ona göre zorunlu olarak göçebelikten devletleşmeye sıçrayan toplumun civar kentleri ele geçirme zorunluluğundan da bahseder. Bu siyasal bir gerekliliktir. Böylece hem kendi egemenliğine yapılacak saldırılara karşı kent korunaklı bir yer olacak, hem de kentleri, egemenliğinin simgesel karargahları olarak kullanabilecektir. [6]

Devletin kent üzerindeki belirleyiciliğini sistem içerisinde denklemleştiren İbni Haldun, çoğunlukla devletleşen göçebe topluluğun, yerini aldığı eski devletin ele geçirdiği merkezindeki bürokrat kadroyu aynen kullandığını anlatır. [7] Böylece  merkez kent, tam anlamı ile devletin karargahı olur.

Bu denklemde başka bir etken ise müsadere yani servete el koymadır. Çünkü hükümdar ve beyler, servet sahibi kentli eşrafın malına göz dikerler, onları sıkıştırırlar ve sonunda bir bahane ile müsadereyi gerçekleştirirler. Hatta bu hamle doğulu devletler için neredeyse bir gelir edinme biçimidir bile denilebilir. İbni Haldun, bu tehdide karşı malını korumak isteyen kent eşrafın, hükümdarın akrabasından ya da yakın adamlarından birisinin himayesine sığınmak zorunda kalacağını söyler.[8] Bu durum, doğuda kentin devlete iliştirilişinin ve kentli tüccarın özerkleşme dinamiğini yitirerek, devletle içli dışlı olmasının ve bir burjuva olamayışının en yalın çözümlemesi olarak karşımıza çıkar.

Bu duruma rağmen bilhassa merkezi devletin çöküş aşamasında, halkın kendi kentlerini korumak ve kentin işlerini görmek için toplanıp istişareler yaptığını, böylelikle kent halkının tabakalaşmaya başladığını da belirtir.[9] Oluşan bu kentlilik bilinci, kabile kandaşlığının çözülmesi ile yerine akraba asabiyeti taşıyan kentli gruplar çıkarır.[10] Bu gruplar da, kent içinde iktidar mücadelesine girişir, kentteki diğer tabakaların desteğini sağladığı ölçüde iktidarı daha kolay ele geçirir. [11] Fakat burada hemen özerk kent yönetiminin kurulduğunu söylemek doğru olmaz. Zira İbni Haldun, istisnalar dışında iktidarı ele geçiren grupların, hemen devlet hayaline kapılıp, bağımsız bir idare kurularak, vergi toplanması yanı sıra saltanat sembolleri ile bir çeşit devletçik yaratmaya giriştiklerinden bahseder.[12]

Burada özerkleşen kent idarelerinin bile hemen merkezi devleti takliden semboller yaratmaya çalışması doğuda kentin konumu ile ilgili bir ipucu verir. Zira kent kendi üretimi ile değil merkezi devletin karargahı durumunda olduğu sürece ayakta kalabilir.

 

Kentin Oluş ve Yok Oluş Süreci

 

İbni Haldun, kentlerin kuruluş aşaması için Arap toplumundan hareketle çıkarımlar yapar. Ona göre Araplar, kentleşme düzeyine şu etkenlerle ulaşmışlardır :

  • § İranlılarla devlet yönetiminde ortaklaşa çalışmalarda bulunma,
  • § Dinin heyecan dönemini atlatıp kurumlaşma
  • § Servet birikimini gerçekleştirme.[13]

Bunlara ek olarak  İbni Haldun, göçebelerin bir bölgede uygarlık yaratacak kadar uzun süre kalmamasını ve o bölgede eski uygarlıklardan kalan görkemli eserler bulunmasını onların uygar/ kentli yapıya dönüşmelerine engel olarak görür. [14]

Tabi, kent kurulunca onun yaşamı riayet edilecek şu mekansal ölçütlere bağlı olur :

  • § Kentin savunması için coğrafi korunaklara bitişik olması ve etrafında surlar bulunması,
  • § Kentin, rüzgar sirkülasyonu ile havasının temizlenmesi ve yapısal temizliğinin sağlanması,
  • § Kentin geçim kaynaklarını kolaylaştırıcı ögelere sahip olması. Bu ögeleri de şöyle tespit eder İbni Haldun ;

 

a) Kentin civarında tatlı su kaynağının bulunması,

b) Kentin civarında hayvanlar için otlak bulunması

c) Kentin civarında ekilecek topraklar olması

d) Kentin civarında ağaç ve odun kaynaklarının bulunması

e) Kentin (zorunlu olmamak kaydıyla) deniz ya da gemi işleyen ırmaklar yanında bulunması.

 

  • § Kent eğer sahile yakın kuruluyorsa dağ üzerinde veya sayıları çok olan kavimlerden birinin toprağı üzerinde kurulmalıdır.[15]

 

İbni Haldun, bu ölçütlere uymamanın kente ve uygarlığa yıkım getireceğini de söylemektedir. Arapların yalnızca kentin civarının deve beslemeye el verişli olup olmadığına baktıklarından, devletleri zayıflayınca kurdukları kentlerinin de harap olduğunu yazar.[16] Ayrıca, kent kuracak otoritenin halka ait kısa vadeli gereksinimleri dikkate almamasını söyleyerek, doğu kentlerin bir siyasal karargah olma niteliğini de yine vurgulamaktadır .[17]

Kuruluş sürecinden sonra İbni Haldun, kentin kendi içinde barındırdığı yok oluş etmenlerini de şöyle saptar:

Birinci etken olarak, devletin ilk kuruluş aşamasında göçebe yapıdan kurtulamaması nedeniyle kentin rant dönüşümünü yitirip çökmesidir. Çünkü devletleşme ve kentleşme lüks yaşam gereklerini, lüks yaşam yüksek vergileri bu ise canlı para ekonomisini sağlar. Canlı para bu rantı gerçekleştirir. İşte göçebe gelenekli topluluk, bu döngüyü başta kuramadığından, kentte bu ekonomik yapısını kaybeder ve çöker.

İkinci etken olarak, devletleşmeye başlayan göçebe gücün yeni bir ülkeyi elde etmesiyle  eski devletin başkentte oturan idareci kadroyu ve geleneklerini benimsememesi sonucu kent eksenli oluşmuş medeniyetin bir süre için çökmesi gösterilir. Zira bu çöküş, o medeniyete beşiklik yapan kentin de harap olması sonucunu doğurur.[18]

Üçüncü etken olarak,  istilacı devletin yeni ülkeler elde etmesiyle sınırlarının büyümesi, yeniden konumlanması sırasında eski başkentin terk edilmesiyle birlikte, devlet merkezinden uzaklaşmanın getirdiği yıkıcı etki diyebiliriz.[19]

Dördüncü etken olarak, istilacı devletin yeni fethettiği ülkenin merkez kentinin halkını sürgün etmesi, bürokrat ve muhafız kitlesini yitiren başkentin karargahlıktan çıkarak işlevsiz hale gelmesi  sonucu yıkımın oluşması. [20]

Gördüğümüz bu etkenler doğrultusunda devlet belirleyiciliği oldukça açıktır. Anlıyoruz ki, İbni Haldun’a göre kent, devletle girdiği ilişki sonucu var ya da yok olabilir.

 

 

Kent ve Ekonomi

 

İbni Haldun’un kenti ekonomik açıdan detaylıca  incelemesi sonucu ortaya çıkan tablo, kentin her ne kadar bir sanayi üretim merkezi olarak görünse de aslında devlet etkisiyle bir para akışkanlığının ve rant ekonomisinin döndüğü merkezler olduğudur.

Peki, İbni Haldun, kent kavramını nasıl bir üretim süreci ve ekonomik zemin üzerine yerleştirmektedir ?

İbni Haldun’a göre kent ekonomisinin en önemli özelliği iş bölümüdür. Bu, el sanatlarını geliştiren biricik unsurdur. İşbölümü uzmanlaşmayı, uzmanlaşma ürün kalitesini, kalite artışı sanayiden para kazanmayı sağlar. Tabi, gözetilen nokta, talep edilen ürünlerin üretilmesidir. Temel üretim alanları sayılan terzilik, marangozluk, demircilik vb gibi mesleklerin üretimi ise bunun istisnasıdır. [21]

İbni Haldun, temel üretim maddelerinin her yerde, lüks tüketim maddelerinin ise -camcılık, kuyumculuk, yağcılık, aşçılık, bakırcılık, yorgancılık, yatakçılık ve kasaplık sektörü ile üretilir- sosyal hayatın geliştiği yerlerde faaliyette olduğunu yazar. Lüks tüketimin revaçta olması da, kent konumuna göre alan farklılıkları gösterir kuşkusuz. Yine İbni Haldun burada çok spesifik bir örnek olarak hamamı göstermekte ve hamamın  yalnızca büyük kentlere özgü bir kavram olduğunu hatırlatmaktadır.[22]

 

Üretimin Gelişmesi ve Kentler

İbni Haldun, kentsel üretimin gelişmesinde ise işbirliğine dikkati çeker. Artan üretimin fazlası dış ticaret yolu ile eritilmeye çalışılır. Bu ticari etkinlik, bireyin servet yığmasına yığılan servetler ise lüks tüketime kapı açar. Lüks tüketime de uzmanlaşmayı, o ise bayındırlığı getirir. [23]

Tüm bu gelişim, yani uzmanlaşma ve lüks tüketim mallarının üretimi ise kentteki fiyatları artırır. Döngüsel olarak fiyatların artması kazancı fazlalaştırır ve kazaçtan elde edilen artı değer  ise lüks tüketime yatırılır. [24]

Tabi, bu ekonomik gelişim, kent sosyal yapısını da katmanlaştırır. İbni Haldun, bu kentli katmanları sıralayıverir : Kadı, tacir, usta, tebaa, emir, kolluk gücü.[25] Burada, doğulu devletin kent yaklaşımındaki emir-kadı-kolluk gücü tabakasından sonra, sanayici ustayı, kentsel ekonominin ayrılmaz parçası taciri ve İslam kentlerinde “ayyarun” diye tanımlanan kitleye işaret olarak  da tebaayı açıkça görebiliriz.

İbni Haldun ,kentlerin gelişmişlik düzeyin, üretim yapılarına göre belirlerken, “hangi kentte gelir ve harcama çok olursa oranın ekonomik durumu o oranda iyi ve düzgün olur”[26] görüşü ile de, para ekonomisinin, doğu kentlerinde, Ortaçağ ekonomik süreci içerisinde ne denli önemli olduğunu da bizlere anlatmaktadır.

İbni Haldun, yalnızca halkın gereksinimini karşılayan üretimi yapan ve üretim fazlası olmayan kentlerin ise bayındır hale gelemeyeceğini, esas kentleşmeye ulaşamayacağını belirtir. [27]

 

Kentlerdeki fiyat  hareketleri

 

İbni Haldun, kent pazarlarında satılan ürünleri ise iki türe indirger : Yaşam için zorunlu gıda maddeleri ve bunların dışında lüks tüketim araçları.[28] Bayındır bir kentte ilk tür ucuz, ikinci tür pahalıdır. Gelişmemiş kentlerde ise aksi söz konusudur. Bu doğrultuda, temel gıda maddelerinin esası sayılan hububat, herkesçe ve her yerde üretilmesi nedeniyle ucuza bulunabilirken, lüks tüketim maddeleri ise uzmanlaşma gerektirdiğinden ve az üretildiğinden  pahalı bir duruma gelir. [29] Ama genel anlamda İbni Haldun, büyük kentlerde yüksek üretimde işçiye olan gereksinim, lüks yaşamın piyasayı artırması, yaşamın ve iş olmaklarının kolaylığı nedeniyle işçi ücretleri pahalı olduğunu ve bunun da haliyle fiyatlara yansıdığını belirtir.[30]

Büyük kentlerde fiyatlar para ekonomisinin canlılığı sonucu  ile artarken, gelişmemiş kentlerde ise az üretim ve az üretim sonucu halkın özellikle tarım ürünlerini  stoklaması, böylece tarım ürünlerinin piyasadan çekilmesi sonucu temel gıda maddelerinin pahalılaştığı görülür. İbni Haldun, bunu Endülüs’te tarım ürünlerinin pahalı olması ile örnekler ve neden olarak şunları belirtir:

  • İspanyollarca kıyı bölgelere sürülen Müslümanların, tarıma elverişsiz sahaları elverişli hale getirmek için para, gübre ve emek harcamaları,
  • Sürekli savaş hali,dışarıdan gelen savaşçı-Müslümanların varlığını zorunlu kılmıştır. Onların geçimi için verilen maaşın, hayvan, yem ve yiyecek olarak ödenmesinden dolayı, tarımsal ürünler piyasadan çekilmesi.[31]

Bundan başka, devletin denetimi ve memurların geçimini sağlamak için konulan vergilerin de kentteki fiyatları artırdığından bahseder. Zira onun için pahalılık o kentin gelişmişliğinin en bariz göstergesidir.[32]

 

Kent Ekonomisi  ve Devlet

İbni Haldun, tüm kentlilik ve uygarlık oluşumunu, devletin eseri olarak görmektedir. Örnek olarak da, Ön Asya’nın, Mısır, Irak, Suriye, Yemen gibi bayındır yöreleri ile gelişmemiş Berberi Sahra bölgesini kıyaslar. Tebaa, kent ve bölgeyi, devletin ögelerinden olarak görür. Ona göre para, vergi, alış veriş, maaş döngüsü ile sürekli olarak el değiştirir. İşte bu döngü yalnızca devlet sayesinde olur.[33] Kentlerin bayındırlığı ve yapısal gelişimi için iş gücü, maddiyat ve teknik gelişmeler gerekmektedir. Bu ise bireylerin gerçekleştirebileceği çapta değil daha büyüktür. Ancak devletin gücü bu işin altından [34] kalkılmasını sağlayabilir.Bu kilit sav, İbni Haldun tarafından Mukaddime’de şiddetle öne sürülmüş önemli bir noktadır. İbni Haldun, açıkça kentin var olması için devletin zorunlu olduğunu, kentin halkın gereksiniminden değil devletin gereksiniminden dolayı varolduğu savını somutlaştırmak için de, devletle varolan ve devletin çöküşü ile harap olan ya da gerileyen kentleri sıralar : Bağdat, Kayrevan, Mehdiye gibi.[35]

 

Sonuç

Burada ele aldığımız İbni Haldun’un tarih tezi çerçevesinde kent olgusunun oluşum ve ekonomik boyutları, doğulu kentler bakımından önemli aydınlatıcı saptamalar ve bize ışık tutucu noktalara sahiptir. Ama unutmamamız gereken önemli bir nokta var ki , Avrupa yani batı, feodal Ortaçağ zemininden kentsel bir varoluşla birlikte ticari üretime ve oradan kapitalizme geçmişken, Ortaçağ’da batıya oranla çok güçlü kentsel olgu ve kentsel olgu içerisinde sağlam bir para akışının varolduğu doğunun, bu süreci aynı şekilde yaşayamamış olmasıdır. İşte bu noktada İbni Haldun’a  ve onun çizdiği ekonomik kent tablosuna bakmak, zamanımızdan Ortaçağ’a bakışta bize ipuçları sağlayacaktır. Ayrıca Avrupamerkezci tarih anlayışımızın kırılması ve olguları kendi zaman ve zemininde varolan özgüllükleri ile algılayabilme, Asya’nın Tarihsel ve Sosyal Bilimsel anlamda İbni Halduncu alternatifi olduğunun farkına varabilme açısından gerçekten önemlidir.

 

Koray ŞERBETÇİ

 

 

 

 

 

 

 


[1] İbni Haldun ; Mukaddime, (Çev:Z.Kadiri UGAN ), M.E.B. yay. , Cilt II , s.223

[2] Mukaddime ; cilt II s. 227

[3] a.g.e  s.290-291

[4] a.g.e  s.290

[5] a.g.e  s.225

[6] a.g.e  s.227

[7] a.g.e  s.307

[8] Mukaddime s.287-288

[9] a.g.e. s.312

[10] a.g.e. s.311-312

[11] a.g.e  s.312

[12] a.g.e.  s.313-315

[13] a.g.e.  s.264

[14] a.g.e.  s.263

[15] a.g.e  s.234-240

[16] a.g.e  s.265-66

[17] a.g.e  s.238

[18] a.g.e  s.305-306

[19] a.g.e  s.306

[20] a.g.e  s.306-307

[21] a.g.e  s. 310

[22] a.g.e  s. 310-311

[23] a.g.e  s.269-270

[24] a.g.e s.270

[25] a.g.e  s.271

[26] a.g.e  s.271-272

[27] a.g.e  s.272-273

[28] a.g.e  s.275

[29] a.g.e  s.276

[30] a.g.e  s.277

[31] a.g.e  s.278-79

[32] a.g.e  s.298

[33] a.g.e  s.295-296

[34] a.g.e  s.227-228

[35] a.g.e  s.224-225

 

Tags: , , , , , ,

SOSYOLOJİK ANLAMDA “DOĞU” KAVRAMI

 

 

Bu incelemeye konu edindiğimiz doğu kavramını  mekansal ve niteliksel anlamda tanımlanmaya çalıştığımızda da bir hayli zorlanacağımız kesindir. Zira bu ifade tamamıyla muğlak bir yapıdadır.Kime ve neye göre doğu? Doğunun bu coğrafi sınırı nerede başlar ve nerede biter?Doğu dediğimiz bu olguyu kendine has kılan ölçütler ve bunların farklılaştırıcı nitelikleri nelerdir?

Yukarıdaki tüm bu sorular ya bilimsel bir nesnellikle yanıtlanamayacak ya da yine bilimsel olguların rayından çıkıp bireysel faraziyelerin yumağına dolaşacaktır.

Yerküre yapısı itibarıyla bir bıçakla elmayı ikiye bölercesine doğu-batı ayrımına izin vermez.Yapısal olarak her yer doğu ve her yer batıdır.O halde ekonomik yapıyı tamamen dışlayıcı ve havada asılı kalan bu Doğu kavramını başka bir boyuttan yola çıkarak ele almak gerekecektir.

Günümüzden yirmi dört asır önce kendi uygarlığına bir antitez olarak doğuyu somutlaştıran,daha doğru bir ifade ile ilk doğu-batı ayrımına giden ve bunu ekonomik,ırksal bağlamların ötesinde siyasi ve manevi bir biçimde örgüleştiren kişi Yunanlı Heredottur.Bu somutlaştırmadan sonra batıya göre kendi için hep “öteki” konumunda kalan doğu kavramı,Rönesanstan sonra batılı dilinde bir etiket halinde,kendi gelişim sürecinin dışında kalan,rasyonel berraklığın yerine gizemci bir zihniyetin egemenliğini,akıl ilkeleri ile tabiata egemen olma sürecinin dışında tabiata fatalist bir anlayış ile boyun eğen bir manevi coğrafyayı ifade etmek için kullanıla gelmiştir.

Batı merkezci tarih anlayışının bir sonucu olarak asırlardır varlığını sürdüren bu kavram,bilimsel bir süzgeçten geçirildikten ve üretim biçimleri bakımından nasıl farklılaştığı anlaşıldıktan ve böylece somut altyapı kurulduktan sonra diğer ögeler daha rahat anlaşılabilecektir.İşte bu bağlamda asıl söylemek istediğimiz ve somutlaştırmaya çalıştığımız doğu kavramı kabaca kapitalizm öncesi toplumların ve uygarlıkların bir bölümüdür ve 16.-17. yüzyıl öncesi Arap,İran,Türk,Hint ve Çin uygarlıklarıdır.Bu uygarlıkların (genel ifade ile doğunun) Greko-Latin uygarlık gelişiminin yani bugünkü batı uygarlığı gelişim süreci dışında kaldığını,sosyo-politik yapısının batıdan farklı oluştuğunu ve batının 19.yüzyılda artan ve ezici saldırganlığı ile kendi modelinin bilimsel gerçeklikler dışında doğuya dayatıldığını/doğu tarafından alındığını biliyoruz.Oysa ki doğu kendi doğası ve doğal zorunlulukları çerçevesinde değer oluşturan ve devinimli bir medeniyet sahasıdır.Fakat bu devinim ve gelişim doğaldır ki batıdan ayrı bir yol izlemiştir.Ama bu tamamen doğal ve ekonomik gerekliliklerin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

Mekansal olarak Doğuya büyük ölçüde beşiklik yapan Asya kıtasının( Kuzey Afrika da doğu kapsamındadır),geniş sahalara sahip olması,vbatıdaki sık ormanların Asya’daki bu geniş sahalarda bulunmaması nedeniyle insanlar birbirlerinden haberdar olmuşlar ve kolay yer değiştirebilmişler, sulama kısıtlılığı nedeniyle sürekli işlenen bereketli vadiler etrafında çetin boğuşmalar yapmışlar ve bunun gerektirdiği güçlü savunma sistemleri ile bu bereketli toprakları kısıtlı sulamadan yararlandıracak sulama kanallarına gerek duymuşlar ve bu doğrultuda bir sosyo-politik örgütlenmeye doğru gelişme göstermişlerdir. Bu gelişmenin tarihsel zeminde en belirgin özelliği ise doğuda var olan merkeziyetçi devlet yapısının varlığıdır. Sulama sistemini kuran devlet, toprağında sahibi. Toprağın sahibi olan devlet, köylülere kiraladıkları topraklardan aldığı vergi ve üretici zümrenin üstünde bir yapılanma kurarak paralı ordusu aracılığıyla derebeylik sisteminin batılı anlamda gelişmesine dolayısıyla yine batılı anlamda bir feodal sınıfın oluşmasına izin vermeyerek doğu sosyo-politik sistemine damgasını vurdu.İşte bu yapı doğuyu batılı anlamda bir sınıf mücadelesi deviniminden ve bu devinimin sosyal evrim çizgisinden kopardı.Fakat bu durum doğuda sosyal hareketliliği bitirip onu sonsuz bir durağanlığın içine itmedi.Doğu,sosyal mücadelesini kendi koşul,kavram ve yine kendi ürettiği değer sistemine göre yürüttü.Bu kaçınılmazdı.Çünkü kandaş toplumların yukarıda ifade ettiğimiz zorunluluklar sonucu kentleşmesi ve kandaş bir toplumculukla kurulan “site”nin merkezi devlet egemenliğinde kan bağının çözüldüğü bir kente dönüşmesi doğuya özgü sosyal mücadeleleri de yaratmıştır.Merkezi devlet karşısında sürekli bir biçimde feodal eğilimleri mücadele edici ve bu alanı yaratırken görebiliriz.Ama gerek feodal eğilimlerin gerekse de merkezi devletin karşısında doğuya özgü dayanışmacı düşünceyi temsil eden asıl itici güç “din” olmuştur. Buradaki din,özü itibarıyla taşlaşmış, insanı sisteme kurban etmiş yapıya karşı kandaş toplum dayanışmasını savunan ve bu konuda hamleler yapan ,kurumsallaştıktan sonra ise işlevini yitirdiğinden yeniden reforme olarak tekrar ortaya çıkan ruhçu toplumsal doktrinlerdir.

 

 

 

Tags: , , ,

OSMANLI DEVLET TEŞKİLATI

OSMANLI DEVLET TEŞKİLATI

Devlet Anlayışı

*  Soru : Osmanlı egemenlik anlayışı hangi ilkelere dayanırdı?

* Cevap: Osmanlı egemenlik anlayışı İslam hukuku ve İslam öncesi göçebe Türk geleneklerinin bir karışımıdır.

*  Soru: Osmanlı hükümdarının görevleri nelerdir?

*  Cevap:Osmanlı egemenlik anlayışının anahtar kelimesi adalettir. Padişahın en başta gelen görevi ülkeyi adaletle yönetmektir. Daha sonra sınırların güvenliğini sağlamak, ülkeyi genişletmek, halkın sosyal ve ekonomik refahını sağlamaktır.

*  Soru: Padişah yetkisini nereden alırdı?

*  Cevap: Padişahın  tüm bunları yapmak için yetkiyi Allah’tan aldığına inanılır. Tıpkı eski Türklerdeki  kut anlayışı gibi.

* Soru: Osmanlı hükümdarları nasıl belirlenir? Ayrıca Osmanlı hükümdarına  yalnızca padişah mı denilir?

*  Cevap:Ülke, Osmanoğulları ailesince yönetilirdi. Padişahlık babadan oğula  geçerdi. Bu durumda padişah olabilmek yalnızca Osmanoğulları ailesinin erkek üyelerine özgü bir durumdur. Hükümdarlar; padişah, sultan, han, gazi, bey, hüdavendigar, hünkar  gibi ünvanlar da kullanmışlardır.

*  Soru: Osmanlı padişahının oğulları nasıl eğitilirdi?

*  Cevap:  Padişahların oğullarına şehzade denilirdi.  Şehzadeler sancaklarda lala adı verilen eğitmenleriyle valilik yapar (sancağa çıkma) padişahlığa hazırlanırlardı.

*  Soru: Babasından sonra tahta hangi oğlunun geçeceği nasıl saptanırdı?

*  Cevap: Hangi şehzadenin tahta geçeceğine dair bir yasa yoktu.  Devlet adamlarının, ordunun ve ulemanın desteğini alan şehzade, kardeşlerini bertaraf ederek tahta çıkardı.

Devlet Teşkilatı

*  Soru: Osmanlı hükümdarının yetkilerinin sınırı nedir?

*  Cevap: Osmanlı hükümdarı yasama, yürütme ve yargı yetkilerine sahip mutlak bir hükümdardır. Yalnız, yetkisi İslam hukuku ve törece sınırlanır.

*  Soru: Divan-ı Hümayun nedir? Yönetimdeki etkisi nedir?

*  Cevap: Bakanlar kurulu ve danışma konseyidir. Devletle ilgili en son karar burada alınır. Ama son söz sultana aittir. Sultanın divanca alınan karara uyma zorunluluğu yoktur. Divan ayrıca bir üst mahkemedir. (Bugünkü Yargıtay ve Danıştay gibi)

*  Soru:  Divan-ı Hümayun ne zaman kuruldu?

*  Cevap: Orhan Bey zamanında. Orhan Bey ayrıca Osman Bey’den devraldığı yapıyı beyliğe yani mikro bir devlete dönüştüren ilk hükümdardır.

*  Soru: Orhan Bey kabile yapısını devlete dönüştürecek ne adımlar atmıştır?

*  Cevap: a. İlk düzenli orduyu kurdu b. ilk gümüş parayı bastırdı c.ilk medreseyi (Yüksekokul) İznik’te açtı d. İlk kez padişaha yardımcı olarak bir vezir  atadı. (İlk vezir kardeşi Alaeddin Paşa’dır)

*  Soru:  Devletleşme I.Murat döneminde de sürdü mü? Nasıl?

*  Cevap: Sürmüştür. I.Murat, Osmanlı Beyliğini merkeziyetçi bir yapıda büyük bir devlete dönüştürdü. I.Murat : a. ilk kez eyalet sistemini kurdu b.  Rumeli eyaletini oluşturdu.  c. Kazasker, defterdar ve Nişancı gibi görevliler atandı.

*  Soru: I.Murat Osmanlı’yı merkeziyetçi bir hale getirmek için özellikle hangi adımları attı?

*  Cevap: Devşirme çocukların Türkleştirilmesiyle asker ve devlet adamı yetiştiren “Kapıkulu” sistemi ve bir toprak düzeni olan “Dirlik” sistemini kurarak.

*  Soru: Dirlik sistemi ne demektir?

*  Cevap:  Ülke topraklarının tamamına yakınının devletin elinde olduğu ve bu toprakların gelirine göre Has, zeamet ve Tımar toprakları olarak ayrıldığı sisteme verilen addır.

*  Soru:  Bu sistemin kısaca çalışma mantığı nedir?

*  Cevap:   Devlet fetihlerle toprak  alır. (Miri arazi) sonra bu toprakları rütbelerine göre devlet görevlilerine ve askerlere dağıtır.  Toprağın bırakıldığı tımarlı sipahi denilen görevli, kendine bırakılan topraklardaki vergileri toplar, topladığı vergilerin bir kısmını maaş olarak alır, diğer kısmının her üç bin akçesi ile bir asker besler. Ayrıca bölgenin güvenliğini sağlamakla yükümlüdür.

*  Soru:  Bu sistemin yararları nelerdir?

*  Cevap:  Devlet, üretimi denetimi altına almış ve sürekliliğini sağla­mıştır. Eyalet askerleri bu sistem sayesinde yetiştirilmiş, devamlı savaşa hazır bir ordu bulundurulmuştur. Ülkenin bayındır hale gelmesi ve gelirlerin artırılma­sı sağlanmıştır. Tımar sistemiyle devlet vergi toplama külfetinden kurtulmuş­tur. İç  güvenlik sorunu çözülmüştür.

*  Soru:  Bu sistemin Avrupa’daki feodaliteden farkı nedir?

*  Cevap:

  • Feodalitede egemenlik yerel toprak sahiplerindedir.   Dirlik düzeninde    egemenlik devletindir.
  • Feodalitede toprak sahipleri soylu senyörlerdir.    Dirlik düzeninde Tımarlı sipahi devlet  memurudur, asalet ünvanı yoktur.
  • Feodalitede köyler, köylüler ve toprak senyörün mülküdür.   Dirlik düzeninde mülk devletindir. Tımarlı sipahi yalnızca    vergi toplar.
  • Feodalitede senyörün mülkü oğluna miras kalır. Dirlik düzeninde   Tımarlı sipahi devlet tarafından atanır.
  • Feodalitede köylü ürünün 3’te birini senyöre verir.  Dirlik düzeninde köylü ürünün 10’da birini (Gayr-i Müslimse 5/1 ‘ini ) Tımarlı sipahiye verir
  • Feodalite sınıflı bir toplumdur. Sınıflar arası  dikey geçiş olmaz . Dirlik düzeninde sınıflar yoktur. Görev tabakaları vardır. Bu tabakalarda dikey               geçişler olabilir.
  • Feodalitede yerel  egemenler vardır.   Dirlik düzeninde merkeziyetçi bir devlet vardır.

Osmanlı Ordusu

  • Soru : Osmanlı ordusu nasıl kuruldu?
  • Cevap: Osman Bey zamanında düzenli ordu yoktu. Gönüllü savaşçılar vardı. Gaziler, aşiret savaşçıları, alperenlerden oluşan silahlı güçlerdi bunlar. Savaş bitince herkes işinin başına dönerdi. Mesleği sürekli askerlik olan ve ayrı üniforma giyen ilk düzenli orduyu Orhan Bey kurdu. Bunlar yaya ve Müsellem (Atlı birlikler) diye bilinirdi.
  • Ø Soru:  Osmanlı ordusu hep bu yaya ve Müsellemlerden mi ibaret kaldı?
  • Ø Cevap: Hayır. I.Murat döneminde bunlar yerini yeni bir yapıya bıraktı. I.Murat devşirme yani Hristiyan çocukların toplanıp Türkleştirilmesi sonucu oluşturulan Kapıkulu ocakları adlı askeri birimleri kurdu. Bunların en ünlüsü Yeniçeri Ocağıydı. Ayrıca Dirlik düzeninde yetişen Tımarlı Sipahiler (Cebelü) adlı askeri birlikler oluşturuldu.
  • Ø Soru : Yeniçerilerin temel özelliği nedir?
  • Ø Cevap: Tarihin ilk sürekli profesyonel ordusudur. Her ana askerdirler. Hatta askerlikten başka bir şeyle uğraşmaları ve aile kurmaları yasaktır. Yaya askerlerdir. Ordunun merkezini korurlar. Barış zamanında da polislik görevini görürler. Devlet bunlara üç ayda bir nakit olarak maaş verir.
  • Ø Soru:  Yeniçerilerden başka kapıkulu ocakları (askeri birimleri) nelerdir?
  • Ø Cevap: Acemi ocağı, Cebeci ocağı, topçu ocağı ve ayrıca kapıkulu süvarileri de vardır.
  • Ø Soru: Bir Kapıkulu askeri birimi olan Yeniçeri Ocağı ile Eyalet askeri birimi olan Tımarlı sipahiler arasında nasıl farklar vardır?
  • Ø Cevap:

YENİÇERİLER TIMARLI SİPAHİLER

  • Yeniçeriler devşirmedirler  (Türkleştirilmişlerdir), Tımarlı sipahiler  Türk kökenlidirler.
  • Yeniçeriler yayadırlar.  Tımarlı sipahiler süvaridirler.
  • Yeniçeriler merkez ordusudur.  Tımarlı sipahiler    eyalet askeridir.
  • Yeniçeriler daimi askerdir. Barış zamanında bile.  Tımarlı sipahiler yalnızca savaş zamanı   çağırılırlar.
  • Yeniçerilere nakit maaş verilir.  Tımarlı sipahiler vergi karşılığı Tımarlı                  sipahice yetiştirilir.

 

Osmanlı  Ekonomisi

  • Ø Soru: Osmanlı ekonomisinin temeli hangi etkinliğe dayanırdı?
  • Ø Cevap: Osmanlı bir tarım ülkesiydi .Tarım topraklarının tamamına yakını miri araziydi (devlete ait). Devlet topraklarını hizmet karşılığı görevlilere dağıtırdı (Dirlik düzeni).
  • Ø Soru: Dirlik düzeni tarıma faydalı olmuş mudur?
  • Ø Cevap: Olmuştur. Toprakların düzenli ekimi gerçekleştirilmiştir. Çünkü toprağı üç yıl üst üste ekmeyenin toprağını devlet elinden alırdı.  Yine devlet her aileye işleyeceği kadar bir toprak verirdi buna çift denirdi.
  • Ø Soru: Osmanlı ekonomisi yalnızca tarıma mı dayanırdı?
  • Ø Cevap:  Hayır. Ticaret ve zanaat (Kol gücüne dayalı sanayi) de önemli ekonomik alanlardı.
  • Ø Soru: Osmanlı üretiminin temel özelliği neydi?
  • Ø Cevap: Osmanlı esnafı “Lonca” denilen örgütlenmeler içinde toplanmıştı. Örneğin dericiler loncası, marangozlar loncası, Hallaçlar (pamukçular) loncası vb. gibi. Bu loncaların içinde yer aldığı sisteme “Ahilik” denirdi. Bu sistem hem ticari dayanışma hem de dinsel kardeşlik teşkilatıydı. Yalnızca ekonomik değil sosyal dayanışma ve eğitim görevlerini de yerine getirirdi.  Böylece Osmanlı çiftçisi gibi Osmanlı esnafı da devletin sıkı gözetiminde ve katı kurallara bağlı bir düzen içinde etkinliklerini sürdürürdü. Bu iki örnek de Osmanlı Devleti’nin merkeziyetçiliğine bir kanıttır.

 

OSMANLILARDA   YÖNETİM

Merkezi Yönetim

  • Soru: Merkezi yönetimin ögeleri nelerdir?
  • Cevap: Saray ve Divan-ı Hümayun’dur.
  • Soru: Osmanlı sarayı denildiğinde neresi kastedilmektedir?
  • Cevap: Osmanlıların Bursa ve Edirne’de de sarayları olmuştur fakat asıl kastedilen 15. Yüzyıldan 19.yüzyıla dek imparatorluğun karargahı olan İstanbul’daki Topkapı sarayıdır.
  • Soru: Bu sarayın işlevi nedir?
  • Cevap: Saray hem önemli devlet işlerinin görüldüğü devlet dairelerini içerir, hem Divan-ı Hümayun toplantıları sarayda yapılır, hem devşirme devlet adamlarının yetişirildiği okuldur hem de sultan ve ailesinin özel yaşam mekanıdır.
  • Soru : Sarayın bölümleri nelerdir?
  • Cevap: Dışardan içeri doğru; Birun, Enderun, Harem
  • Ø Soru:  Sarayın bu bölümlerinin işlevleri nelerdir?
  • Ø Cevap: Birunda devlet daireleri bulunur. Enderunda ise devşirme içoğlanlarının yetiştirildiği oda denilen hizmet birimleri vardır. Burası Fatih döneminde kurulmuş bir okuldur ayrıca. Harem ise padişahın özel yaşamının geçtiği, saray kadınlarının yaşadığı ve cariyelerin yetiştirildiği bölümdür.
  • Ø Soru:  Divan-ı Hümayun’un işlevi nedir?
  • Ø Cevap: Divan-ı Hümayun’un  günümüzdeki karşılığı bakanlar kurulu ve bir tür danışma konseyidir. Ülke ve devletle ilgili her türlü karar burada alınırdı. Ayrıca yüksek mahkemeydi (Günümüzdeki Yargıtay ve Danıştay gibi).
  • Ø Soru: Divan-ı Hümayun’un üyeleri kimlerdir?
  • Ø Cevap:  Vezir-i azam,vezirler, kazasker, Nişancı, Defterdar, Kaptan-ı Derya, Şeyhülislam.
  • Ø Soru: Bunların görevleri nelerdir?
  • Ø Cevap:  Vezir-i Azam padişahın mutlak vekilidir. Padişah adına her türlü yönetimi gerçekleştirebilirdi.  Vezirler yüksek rütbeli devlet bakanlarıdır. Vezir-i azama yönetimde yardımcı olurlar.   Kazasker din, eğitim ve hukuk işlerinden sorumlu bakandır. Nişancı ise fethedilen toprakların kaydı, devlet yazışmalarının düzenlenmesi, belgelere sultanın mührünün basılması ve dış devletlerle yazışmalardan sorumludur. Defterdar maliye işlerinden yani gelir ve giderlerin saptanmasından sorumlu bakandır. Kaptan-ı Derya denizden sorumlu bakan aynı zamanda deniz kuvvetleri komutanıdır. Şeyhülislam ise devletin aldığı kararların İslam’a uygun olup olmadığnı onaylayan (fetva veren) üst düzey din görevlisidir.
  • Ø Soru: Osmanlı yönetiminin ana bölümleri nelerdir?
  • Ø Cevap: Osmanlı yönetimi üç ana bölümden oluşur; Seyfiye, İlmiye ve Kalemiye.
  • Ø Soru: Bunların görevleri nelerdir?
  • Ø Cevap: Seyfiye orduyu ve yönetim işlerini yürüten görevlilere denir. İlmiye din, eğitim ve hukuk işlerini yürüten görevlilere denir. Kalemiye devletin maliye, her türlü kayıt  ve yazışma  işlerini yürüten görevlilere denir.
  • Ø Soru: Divan-ı Hümayun’daki yüksek rütbeli bakanlar bunlardan hangilerine bağlı oluyor?
  • Ø Cevap:

 

Vezir-i Azam……………………………………Seyfiye

Vezirler……………………………………………Seyfiye

Kazasker………………………………………..İlmiye

Nişancı…………………………………………..Kalemiye

Defterdar………………………………………Kalemiye

Kaptan-ı Derya………………………………Seyfiye

Şeyhülislam………………………………….İlmiye

 

Tags: , , , , , ,

PİRUS ZAFERİ

Filistin diyarının kavurucu ikliminde, Zeytindağı’na çıkarak  kendisini dinleyenlere  “Yarının kaygısı yarının olsun. Her güne kendi derdi yeter.”  diye seslenen ve evvelce marangoz olan ama daha sonra Tanrı tarafından elçilikle görevlendirilen Hz. İsa’nın doğumuna 280 yıl vardı. Akdeniz denilen güneşin daima parıldadığı bu medeniyet beşiği sulara  Avrupa’nın çizmesi şeklinde uzanan ve sonraları İtalya diye bilinecek bu ülkenin kentlerinin en kalabalığı ve  en iyi örgütlenmişi olan Roma, bu çizme biçimindeki ülkeyi ele geçirmeye azmetmişti. Roma’nın özgür yurttaşlarından oluşan “legion”lar tüm orta İtalya’ya boyun eğdirmiş, ama batı kafasının amentüsünün birinci maddesi olan “ele geçirmek” iştahını heykelleştirecek Romalılar, ülkenin güneyine de SPQR harflerinin işlendiği bayraklarını dikmek istiyorlardı. Bu mağrur simge Senatus Populusque Romanus yani “Roma Halkı ve Senatosu” diyerek kendi zamanının monarşilerinden farklı bir iddia güden yapının işaretiydi.

Roma lejyonlarının hareketi,  güneydeki Yunan bezirganlarınca yönetilen kentleri telaşa sevketmiş, Romalılarla kendi başlarına baş edemeyeceklerini anlayan bu demokrat Yunan siteleri de Epir kralı Pirus’u yardıma çağırmışlardı. Bu yardım çağrısını kabul eden yenilmez kral Pirus,yaklaşık iki yıl boyunca Sicilya’da ordugahını kurdu ve bekledi. Sonra 40 bine erişen ordusu ve Hintlilerden öğrendikleri savaşta fil kullanma taktiği ile Maleventum şehrinde Roma ordusu ile karşı karşıya geldi. Kral Pirus, geceleyin hava karanlık iken, ormandan geçerek Romalıları gafil avlama niyetindeydi. Fakat rüyasında dişlerinin döküldüğünü ve ağzının kanla dolu olduğunu görünce bunun hayra alamet olmadığı kanaatine varmış, komutanlarına harekatın iptali buyruğunu vermişti. Ancak geç kalmıştı. Harekat başlamış,  ordu ormana girmişti. Askerlerin bu harekatta taşıdıkları meşalelerin yanma süresi yanlış hesaplandığından, ordu bir anda karanlıkta kalıverdi. El yordamı ile baskın yapılacak bölgeye eriştiklerinde güneş kendisini çoktan göstermiş ve baskın avantajı yitirilmişti. Yapılan savaş çok kanlı oldu. Gerçi Epir ordusu Romalıları yenmişti ama adamlarının dörtte üçünü yitirmiş ve savaşı kazanmasına rağmen elde ordusu kalmamıştı. Kral Pirus ne zaferinin politik meyvelerini toplayabilmiş ve ne de kendisini dönemin hatırı sayılır politik güçlerinden biri yapan ordusunu koruyabilmişti. İşte bu olay tarihte “Pirus Zaferi” diye adlandırılır.

Şimdi tam burada sormak gerek; “her başarı iyi midir?” diye. Modernizmin biz insanoğluna verdiği en önemli nasihatlerden birisi budur yani “Başarabilirsin!” Hatta nasihatten de öte yaşamsal hedeftir bu. Bugün neredeyse bütün kişisel gelişim sistemleri bunu tekrar tekrar fısıldar insanın kulağına; “Evet başarabilirsin!”. Bu yaklaşıma bugün neredeyse sorgulamadan  iman edilir. Felsefecilerin dediği gibi “a priori” yani peşinen “başarı eşittir iyi bir şey” denklemi kurulur. Yine başarı, Grekoroman yani Yunan-Roma hatta kısaca batı kafasınca “ele geçirme” haline eşitlenir. Belki bu ele geçirme halinin bugün için en donuk aracı da parayı ele geçirmektir. Şimdi yeniden sorulmalı “her zafer/başarı iyi midir?” diye. Yoksa yaşamdaki başarılarımız bir “Pirus zaferi” midir?

Bakışlarımızı doğuya çevirirsek bu konu ile ilgili olarak modernizmden farklı sesler duyarız. Doğu, başarının zaten mümkün bir şey olmadığını söyler. Zira doğu, nedene bakar ve şöyle der: Başarı, bir şeyi elde etmekse, sende asıl bilinmesi gereken şey;  neyi ele geçirdiğin değil ele geçirme duygusunun kendisidir. Bu duygu yani ele geçirme arzusu asla doymaz. Neyi ele geçirirsen geçir, o şey hemen anlamını kaybedecek ve sen daima yeni bir şey ele geçirmek isteyeceksin. Zira her şey değişir ama sahip olduğunla sahip olmayı isteyeceğin şey arasındaki mesafe sabit kalır. Bu konuda Hintli bilge Paramahansa Yogananda şöyle somut bir olay anlatır : “New York’ta tanıştığım bir adam bana dert yandı. ‘Bir milyon dolarımı kazanmak otuz beş yılımı aldığı için kendimi affedemiyorum.’ Hala tatmin olmadın mı? diye sordum ona. ‘ Bilakis’ dedi ve devam etti ‘ Benim bir arkadaşım bunu birkaç kez başardı, şimdi ben kırk milyon dolar kazanıncaya kadar mutlu yaşayamam.’ Bu adam kırk milyon dolar kazanıp geri kalan günlerini huzur ve mutluluk içinde geçiremeden sinir krizleri içinde öldü. Aşırı dünyasal hırsın meyvesidir bu…”

Evet modern yaşam bize Pirus zaferleri kazandırmaktan başka bir şey vadetmiyor. Evet başarı ama ne pahasına? Hz.İsa, ölümünden 315 sene sonra kendisinin posasını kabul eden Roma aklına ve onun “ele geçirme” misyonunu günümüzde materyalizmin zirvesine taşıyacak olan modern yaşamın teorisyenlerine ve o teorilerin “evet başarabiliriz” cemaatine şöyle sesleniyor doğudan ; Şayet bir insan bütün dünyayı kazansa ama ruhunu kaybetse, bunun insana faydası nedir?” İnsan kazanabilir. Ama bu kazanç ve başarı daima mutluluk getirmez.

“Çinli Bilge Chuang-Tzu yapraklarla kaplanmış büyük bir ağaç gördüğünde dağlarda geziniyordu. Bir ormancı onun yanında duruyordu fakat onu kesmedi. Chuang-Tzu ondan bunun nedenini sordu; adam : ‘ Bu ağaç yararlı değil’ dedi. Chuang-Tzu o zaman şöyle dedi : ‘ Bu ağaç üstün özelliklere sahip olmadığından  hayatını doğal şekilde tamamlayabilir.” Uzaklardan gelen bu ses başarı eşittir güvenlik anlayışını nasıl yerle bir edici ve modern kafayı nasıl da apıştırıcı bir yaklaşım değil mi? Son olarak yine Çin ikliminden bir sesle bitirelim yazıyı. Lao-Tzu der ki: “ Dünyayı elde etmek istersen ve bunun için planlar yaparsan, sonunu getiremezsin. Dünyadaki en yüce araç, planlarla gerçekleştirilemez. Plan yapan onu bozar sıkı sarılan kaybeder. Kimi önden gider, kimi kaybeder, kimi üfler, kimi eser geçer, kimi güçlüdür, kimi zayıf, kimi zarı dolu atar, kimi cebini boşaltır.” Evet doğuya kulak verelim ve “hep birlikte başarabiliriz” çılgınlığına karşı kaybetmenin tadını da sürebileceğimizi bilmenin rahatlığıyla gevşeyelim…

 

 

Tags: , ,

KERVÂN

Kervân. Bildiğimiz bir kelime. Farsça Kârbân sözcüğünden bozulmuş. Kervân denilince insanın gözünde neredeyse aynı manzara canlanır. Uçsuz bucaksız bir kum denizi, hurma ağaçları şeklinde tek tük yeşillikler ve ahenkli adımları ile boynu kavisli sıra sıra develer. Artık bizler için tarihte kalmış bir ekonomik araçtır kervanlar. Eski zamanların doğu ikliminde en uzak köşelere kadar giden gelen tüccarlar donatırlardı kervanları. Şimdi tüccarlar buna ihtiyaç duymuyorlar.  Tekonoloji gelişti ondan mı? Hayır. Çünkü tüm dünya kervan modelinde örgütlendi de ondan.

Bugün beğensek de beğenmesek de dünya denilen küreye batı uygarlığı hakimdir. Batı uygarlığı ise en basit tarih kitaplarında bile yazdığı üzere gemilerine atlayıp dünyayı keşfeden (!) batılı tüccarın yani burjuvazinin eseridir. Bu tüccar topluluğu 15. Yüzyıldan bugüne dünyanın belirleyicisi ve hatta mimarı oldu. İnsanoğlunu tek bir tanrının yani “Piyasa” denilen o kudretli ilahın ümmetine dönüştürdüler. Peki tüm bunların kervân ile ilgisi ne? Şöyle; batılı tüccar gemilerine atlayıp dünyaya açılmadan önce, ticaret denilen bu eylemi tüm küreyi saracak biçimde örgütlemeyi doğu ikliminin insanıyla tanıdılar. Tıpkı havai fişeklerde kullanmak için barutu yapan Çinlilerden bu nesneyi alıp ölüm kusan toplara dönüştürdükleri gibi. Grekolatin “güç” istencinin evlatları  barutu silaha dönüştürdükleri gibi ticareti de tüm yaşamı tutsak alan piyasa tanrısına dönüştürü verdiler. İşte  yazının iddiasının çizgisi burada düğümlenir. Şöyle ki  Batının modern toplumu aslında bildiğimiz Kervân modelidir. Nasıl mı?

Fransız gezgin J.B. Tavernier’in 17. Yüzyılda Anadolu’dan İran’a Kervanla yaptığı seyahatin notlarından takip edelim:

“ Kervanı meydana getiren tüccarlar, kendi aralarından kervancıbaşı denilen bir başkan seçerler. Yürüyüşü kervancıbaşı düzenler, günleri ayarlar, yolda çıkacak anlaşmazlıkları, kervanın ileri gelenleri ile birlikte değerlendirerek bir sonuca bağlar. Kervancıbaşı yolboyunca bazı ufak tefek haklarından vazgeçmek zorunda kalır.” İnsan bu metindeki kervan sözcüğü yerine toplumu koyduğunda sanki J.J. Rousseau’nun “Toplum Sözleşmesi”ni okuyor gibi oluyor. Tarihe bir göz atarsak batı demokrasilerinin de iktidarı ele geçiren tüccarlar, onların kurduğu bir parlamento ve kendilerine bir başkan seçmesi değimlidir? Modernizmin her yerde olan ama hiçbir yerde görülmeyen demokrasisinin en ablak tanımı bu değil miydi?

“ (Kervancıbaşı)  ne türlü davranırsa davransın hep dürüst olmadığından kuşkulanılır.” Günümüz siyasetçisine bakışın özeti.

“ Kervanda Türk tüccarlar çoğunlukta ise Türklerden bir başkan seçilir, şayet Ermeniler Türklerden çok ise kervancıbaşı Ermeni olur.” Demokrasinin çoğunluk ilkesi. Sayısal çoğunluğu elde eden grup kervan işlerinde düzenleyici yetkiyi elde eder. Toplumsal olarak da kamuoyu yaratabilen ve onu arkasına alan gruplar bu yetkiyi elde eder.

“ Develer, ancak yedişer yedişer, arka arkaya dizilerek yürürler. Birbirlerine serçe parmağı kadar kalınlıkta bir iple bağlanmışlardır. İp, arkadan gelen devenin burun deliklerinden sarkan bir halka ile bağlanır. Bu iplerin kopması kolaydır. Şayet öndeki deve herhangi bir çukura düşecek ve yuvarlanacak olursa ardındaki devenin canı yanmasın diye ipler böyle yapılır. Aksi takdirde ip deveyi sürükler ve burnundan bir parça koparıp götürür. Yedinci devenin başında giden deveci diğer develerin ardından gelip gelmediğini anlayabilmek için sonuncu devenin boynuna bir çıngırak asar. Çıngırak sesinin kesilmesi ipin koptuğu anlamına gelir.”

Modern piyasa ekonomisinin kutsal kitabını yazan Adam Smith der ki: “Ekonomik insan kendi amaçları dışında görünmeyen bir fail tarafından yönlendirilir.”  Şimdi  hem kişiler hem de devletler krediler ve tüketim sarmalında görünmeyen iplerle bu kervana bağlı. Kim kendini liberal ekonomi dışında konumlandırabilir? Merak etmeyin ipler can acıtıcı boyutta değil. Çıngırak çalmazsa (Avrupa ülkelerinde ardı ardına yaşanan ekonomik krizler)  tıpkı kervandaki gibi kişiyi ya da devleti sisteme bağlamak için yeni bir ip getirilir.

“  Bir tüccarın altı yüklü devesi varsa yedinci deve (ücretsiz) verilir. Şayet üç devesi varsa bir devenin yarısı kendisine tahsis edilir. Şayet dokuz ya da on iki devesi varsa yiyecekleri bedava getirili.” Piyasanın önemli kuralı, daha çok tüketen ya da sisteme katılana YANİ TİCARET YAPANA daha çok ödül verilir, kolaylık sağlanır.

“ Kervandaki bütün insanlar sıkılmamak ve uyumamak için eğlenerek, tütün içerek, ya şarkı söyleyerek geceyi geçirirler.” Modern insan sabahtan akşama kadar çalışır. Hatta artık yalnızca erkeklerin çalışması dahi aileyi geçindirmeye yetmez. Kredi imkanlarıyla sisteme bağlandığı yani tükettiği için daha çok çalışıp kredilerini ödemek zorundadır. Fakat, sonuçta insandır. Sistem bunu fark eder. Kervanda olduğu gibi eğer uyurlarsa ya da bunalırlarsa kervan için felaket olur. O halde modern insan çalışma dışında bol bol eğlenmelidir. Kervan onlara bu olanakları sunar. Böylece isyan edecek ya da uyuklayacak zihin oyalanır.

“Kervan en uygun yerde konaklar. Güneş batınca Şaular, Türkler ya da Ermeniler kampın etrafında bekçilik ederler. Onlar her tarafı dolaşırlar, biri diğerinin ardından Arapça ya da Ermenice olarak –Allah birdir- diye bağırır ve zaman zaman da- kendinize dikkat ediniz- diye eklerler.” Türkler ve Ermeniler. Kastedilenlere takılmadan genelleştireyim. İki ayrı etnik tip ve iki ayrı din bağlısı. Birbirlerini kollar, kendilerine  Allah bir diye bağırırlar. Hani şu modern yaşamın “hep birliktelik” kutsalı. Ama gerçekten “yaratılanı yaratandan ötürü sevmek” değil. Kervanı kollamak için farklılıkları göz ardı etmek.

“Geçilmesi gereken ülkenin modasına göre giyinmek uygun olur. Her kim başka tarzda giyinirse gülünç duruma düşer.” Sanırım modern yaşama bunun kadar uyan bir cümle yok. Evet Kervan modaya göre giyinir. Hem de her geçtiği ülkede.

 

Ve daha bunun gibi pek çok bilgi veriyor Fransız gezgin. Ama tüm bunlardan bugün kutsanan modern toplum ve onun yaşam biçimleri aslında bir kervanı donatıp onu ”götüren” tüccar aklıdır aslında. Yukarıda söylendiği gibi beğenelim ya da beğenmeyelim bugün kalabalıklarda geçerli yegane fikir (!) Amerikan pragmatizmidir. Dikkat çekiyorum pratikliği değil pragmatizmi . Bunu Fransız seyyahın kervanla ilgili şu cümlesi pekiştiriyor: “Kervan en uygun yerde konaklar” Belki de bugün dünyanın halini anlatan cümle budur. İnsan ve onun kurduğu toplum ve her türlü kurum artık erdemde, inançta, idealde, değerde değil en uygun yerde” konaklıyor.

 

Tags: