Home » DÜŞÜNCE TARİHİ » SOSYOLOJİK ANLAMDA “DOĞU” KAVRAMI
formats

SOSYOLOJİK ANLAMDA “DOĞU” KAVRAMI

 

 

Bu incelemeye konu edindiğimiz doğu kavramını  mekansal ve niteliksel anlamda tanımlanmaya çalıştığımızda da bir hayli zorlanacağımız kesindir. Zira bu ifade tamamıyla muğlak bir yapıdadır.Kime ve neye göre doğu? Doğunun bu coğrafi sınırı nerede başlar ve nerede biter?Doğu dediğimiz bu olguyu kendine has kılan ölçütler ve bunların farklılaştırıcı nitelikleri nelerdir?

Yukarıdaki tüm bu sorular ya bilimsel bir nesnellikle yanıtlanamayacak ya da yine bilimsel olguların rayından çıkıp bireysel faraziyelerin yumağına dolaşacaktır.

Yerküre yapısı itibarıyla bir bıçakla elmayı ikiye bölercesine doğu-batı ayrımına izin vermez.Yapısal olarak her yer doğu ve her yer batıdır.O halde ekonomik yapıyı tamamen dışlayıcı ve havada asılı kalan bu Doğu kavramını başka bir boyuttan yola çıkarak ele almak gerekecektir.

Günümüzden yirmi dört asır önce kendi uygarlığına bir antitez olarak doğuyu somutlaştıran,daha doğru bir ifade ile ilk doğu-batı ayrımına giden ve bunu ekonomik,ırksal bağlamların ötesinde siyasi ve manevi bir biçimde örgüleştiren kişi Yunanlı Heredottur.Bu somutlaştırmadan sonra batıya göre kendi için hep “öteki” konumunda kalan doğu kavramı,Rönesanstan sonra batılı dilinde bir etiket halinde,kendi gelişim sürecinin dışında kalan,rasyonel berraklığın yerine gizemci bir zihniyetin egemenliğini,akıl ilkeleri ile tabiata egemen olma sürecinin dışında tabiata fatalist bir anlayış ile boyun eğen bir manevi coğrafyayı ifade etmek için kullanıla gelmiştir.

Batı merkezci tarih anlayışının bir sonucu olarak asırlardır varlığını sürdüren bu kavram,bilimsel bir süzgeçten geçirildikten ve üretim biçimleri bakımından nasıl farklılaştığı anlaşıldıktan ve böylece somut altyapı kurulduktan sonra diğer ögeler daha rahat anlaşılabilecektir.İşte bu bağlamda asıl söylemek istediğimiz ve somutlaştırmaya çalıştığımız doğu kavramı kabaca kapitalizm öncesi toplumların ve uygarlıkların bir bölümüdür ve 16.-17. yüzyıl öncesi Arap,İran,Türk,Hint ve Çin uygarlıklarıdır.Bu uygarlıkların (genel ifade ile doğunun) Greko-Latin uygarlık gelişiminin yani bugünkü batı uygarlığı gelişim süreci dışında kaldığını,sosyo-politik yapısının batıdan farklı oluştuğunu ve batının 19.yüzyılda artan ve ezici saldırganlığı ile kendi modelinin bilimsel gerçeklikler dışında doğuya dayatıldığını/doğu tarafından alındığını biliyoruz.Oysa ki doğu kendi doğası ve doğal zorunlulukları çerçevesinde değer oluşturan ve devinimli bir medeniyet sahasıdır.Fakat bu devinim ve gelişim doğaldır ki batıdan ayrı bir yol izlemiştir.Ama bu tamamen doğal ve ekonomik gerekliliklerin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

Mekansal olarak Doğuya büyük ölçüde beşiklik yapan Asya kıtasının( Kuzey Afrika da doğu kapsamındadır),geniş sahalara sahip olması,vbatıdaki sık ormanların Asya’daki bu geniş sahalarda bulunmaması nedeniyle insanlar birbirlerinden haberdar olmuşlar ve kolay yer değiştirebilmişler, sulama kısıtlılığı nedeniyle sürekli işlenen bereketli vadiler etrafında çetin boğuşmalar yapmışlar ve bunun gerektirdiği güçlü savunma sistemleri ile bu bereketli toprakları kısıtlı sulamadan yararlandıracak sulama kanallarına gerek duymuşlar ve bu doğrultuda bir sosyo-politik örgütlenmeye doğru gelişme göstermişlerdir. Bu gelişmenin tarihsel zeminde en belirgin özelliği ise doğuda var olan merkeziyetçi devlet yapısının varlığıdır. Sulama sistemini kuran devlet, toprağında sahibi. Toprağın sahibi olan devlet, köylülere kiraladıkları topraklardan aldığı vergi ve üretici zümrenin üstünde bir yapılanma kurarak paralı ordusu aracılığıyla derebeylik sisteminin batılı anlamda gelişmesine dolayısıyla yine batılı anlamda bir feodal sınıfın oluşmasına izin vermeyerek doğu sosyo-politik sistemine damgasını vurdu.İşte bu yapı doğuyu batılı anlamda bir sınıf mücadelesi deviniminden ve bu devinimin sosyal evrim çizgisinden kopardı.Fakat bu durum doğuda sosyal hareketliliği bitirip onu sonsuz bir durağanlığın içine itmedi.Doğu,sosyal mücadelesini kendi koşul,kavram ve yine kendi ürettiği değer sistemine göre yürüttü.Bu kaçınılmazdı.Çünkü kandaş toplumların yukarıda ifade ettiğimiz zorunluluklar sonucu kentleşmesi ve kandaş bir toplumculukla kurulan “site”nin merkezi devlet egemenliğinde kan bağının çözüldüğü bir kente dönüşmesi doğuya özgü sosyal mücadeleleri de yaratmıştır.Merkezi devlet karşısında sürekli bir biçimde feodal eğilimleri mücadele edici ve bu alanı yaratırken görebiliriz.Ama gerek feodal eğilimlerin gerekse de merkezi devletin karşısında doğuya özgü dayanışmacı düşünceyi temsil eden asıl itici güç “din” olmuştur. Buradaki din,özü itibarıyla taşlaşmış, insanı sisteme kurban etmiş yapıya karşı kandaş toplum dayanışmasını savunan ve bu konuda hamleler yapan ,kurumsallaştıktan sonra ise işlevini yitirdiğinden yeniden reforme olarak tekrar ortaya çıkan ruhçu toplumsal doktrinlerdir.

 

 

 

 
 Share on Facebook Share on Twitter Share on Reddit Share on LinkedIn
No Comments  comments 
© Soylu Teknoloji
credit