Home » Genel » “… DEDİ BANA”
formats

“… DEDİ BANA”

Published on 19 Şubat 2012 by Yunuscan KONYAR in Genel

Bir Kimlik Peşinde Türkiye[1]

(Metin-Yazar Değerlendirmesi)

Önsöz: Dilin Döndüğünce

“Dünya sizin sorununuzdur ve dünyayı anlamak için, kendinizi anlamanız gerekir.” Jiddu Krishnamurti

Doğunun bağrında yeşermiş bir şahsın batılı bir kafa yapısı edinip, doğuya batıdan bakması sonucunda ortaya çıkan enteresan tabloyu izleyebilmek ve bu satırların aynasında kendimi aramak: İşte benim bu kitabı seçmemin sebebi budur. Koşullu gözlerle baktığımız kavramları yeniden irdelemeli, yanlış kaynamış kolumuzu tekrar kırmalıyız. Elbette ki bu sıkıntılara gebe bir hadisedir fakat sürekli ağrılar içinde erimekten iyidir. Türkiye’nin içinde bulunduğu toplumsal sıkıntılar da işte bu türdendir: Üzeri örtülü fakat içten içe kanayan yaralar topluluğu.

Benim ilgimi ise; geceleri evlerinde yalnız kalan bireylerin şahsî bunalımlarına dönüşen toplumsal hadiseler çeker. Bir şeyin acısını bağrında hissetmeyen birinin, o şeyden bahsetmesinin neredeyse imkânsız oluşu sebebiyle, yapacağımız incelemede samimi olmaya çalışılmıştır. Cemil Meriç’in, İbn Haldun’dan bahsederken sarfettiği “şuur uçurumların önünde uyanır, düşünce, buhranların çocuğu[2]sözündeki buhrana dalmak ve İbn Haldun’un uçurumunu aramak düstûr edinilmiştir. Kitlelerin, benliğinden sıyrılma ve varlığını bir üst varlığa armağan etme hastalığından uzak durulmaya çalışılmış, sloganlara değil, kavramın özüne inmek istenmiştir. Bu yapılırken, Batı’nın seküler ve tatsız irdelemesi yanında, insanın imânına dahil olan müzikâl[3] ihtiyaçları da göz önünde bulundurulmuştur. Ancak yukarıda bahsettiğimiz toplumun bir üyesi olarak, nice zaman ben de o gözlükleri takmış olduğumdan, bütünü görmekte eksik kalmış olabilirim. Bu konuda zamanın olgunlaştırıcı yanına teslim olmak, sanırım yapılabilecek olan şeylerin en iyisidir. Yine de yapılan yanlışlıklar benim heybemden çıkmadır, toplumun içindeki öznel işaretleri görememiş olan benim gözlerimdir.

I. Feroz Ahmad’ın Bakış Açısı: Müellifin Gözlüğü

Önsözler, yazarın anlatmak istediği özü içinde barındırır. Buradan hareketle, kitabı incelemeğe başladığımızda karşımıza yazar hakkında bir ana pencere açıldı. Feroz Ahmad, eserinin Türkçe baskısı için kaleme aldığı önsözün sonunda şöyle diyordu: “…Türkiye’ye dışarıdan bir gözle bakan biri olarak yazmamın tek açıklaması, dışarıdan bakmanın değişik ve belki de çok farklı bir bakış açısı sunması olabilir.” Ve ekliyordu: “Burada Nasreddin Hoca’nın ince zekâsına başvuruyorum. Hoca birçok fıkrasında değişik benzetmeler yaparak, her şeyin dışarıdan farklı göründüğünü, değişik olduğunu çağrıştıran olaylar anlatır.[4]

Dışarıdan bakmak, bütünü görmek demektir. Ahmad da bunları yazarken, aslında bütünü gördüğünden bahsetmiştir. Fakat dışarıdan bakmanın bu iyi tarafının yanı sıra içerideki özü görememe, kabuğa takılıp kalma sorunu da vardır. Burada Nasrettin Hoca’nın asıl demek istediği şöyle açıklanabilir: Cevizin içindeki kurt gibi evreni cevizden ibaret görmek de; dışındaki karga gibi içerisindeki kurdun yaşamını yok saymak da yanlıştır. Bu kadîm olanın dairesel zaman algısından gelmektedir. Nesimî’nin dediği gibi: “gâh çıkarım yeryüzüne seyrederim âlemi, gâh inerim yeryüzüne seyreder âlem beni.[5]

Feroz Ahmad, eserinde der ki: “Bir ülkenin tarihinde ender zamanlarda, toplum dengesini ve statükoyu sürdüren güçler tökezleyince, tarihî rastlantılar ortaya çıkar.”(s.33) Buradan da anlaşılacağı üzere Ahmad, batılı tarih felsefesine sadık kalarak, doğrusal bir zaman anlayışı ortaya koymuştur. Çünkü tesadüfün olabilmesi için, geçmiş-şimdi ve gelecek üstünde herhangi bir sabitten söz edilmemelidir. Sabit, değişmeden kendisini tekrar ettiğinden tesadüflere yer vermez.  Sadece olayların görünen kısmı algılanıyorsa, bu kabuk rastlantı gibi görünebilir. Kadîm olanı temsil eden İbn Haldun’un üzerinde durduğu bu konu, yine dairevî zaman anlayışından ileri gelmektedir.[6] Yazımıza konu edindiğimiz müellifinse, yukarıdaki algısıyla bu gelenekten ayrıldığı tekrar görülmüştür.

Yazarın, önsözünden anlaşılacağı üzere “modern ilmin analitik ve nesnel(?) ilkelerini” esas aldığını söyleyebilir ve -incelemenin gidişatında yıkılabilirliğini de göz önüne alarak- bir ön-yargıda bulunabiliriz: Yazar dışarıdan bakarak bütünü görürken kabuğa takılmış ve içerideki özü kaçırmıştır. Yazara yüklediğimiz bu “oryantalist” tavır, onun hayatıyla da doğrudan ilgilidir. Nitekim Ahmad, Hindistan/Delhi doğumlu olmasına karşın üniversite öğrenimini St. Stephen kolejinde tamamlamış ve Londra Üniversitesi’nde Ortadoğu hakkında çalışmalar yapmıştır. Çalışmalarında Bernard Lewis, hocası olarak bulunmuştur. Bernard Lewis’in, 2003 yılında “Atatürk Ödülü”nü aldıktan sonra yaptığı konuşmadan[7] da anlaşılacağı üzere;  “Batı’nın ürettiği kavramlarının sanki genel geçer olduğu ve mutluluğa ancak bu kavramlar dâhilinde erişilebileceği düşüncesi”, öğrencisi olan Feroz Ahmad’a da sirâyet etmiştir denebilir.

II. Ahmad’ın Görüşlerine Eserinden Kaynaklar: Sorgulanmamış Mefhumların İntikâmı ve Koşullanmalar

Ahmad’ın tarihçiliği, batılı manâdaki ilmî metodlar üzerinden yürür. O, bu doğrultuda Osmanlı tarihini ele alırken: II.Mahmut döneminde Avrupa’ya gönderilen öğrencilerin Fransızca öğrenmesi sonucunda  “hürriyet”, “anayasa” gibi kavramlarla tanışmasından bahseder.(s.36)Ancak bu kavramları kendi dili[8] içerisindeki anlamlarıyla yansıtmıştır. Oysa ithâl kavramların, yüklendiği toplumlara tam olarak oturması mümkün değildir. Teşbihte beliğ olmayacağından hareketle bir çıkarımda bulunursak; “Amerikalılar”ın kendileri için iyi olan “yerleşik yaşam”ı, Kızılderililer için de çıkar yol(!) olarak görmesi ve bunu dayatması sonucunda, geriye kalan bir avuç “keş Kızılderili” durumu özetleyecektir. Evet, bir medeniyet, hürriyet veya anayasadan söz edilebilir fakat bunlar neye ve kime göredir?

Yazarın bahsettiği kavramları, incelediği toplumun kanıyla uyuşup uyuşmadığını dikkate almadan yaptığı bir diğer çıkarımsa: II. Meşrutiyet’in ilanıyla “hürriyet” çığlıkları atarak meydanları dolduran kalabalıkları[9] menfî bir tutumla ele alırken(s.61), reformların karşısında duran kesimi gerici[10] olarak nitelemesidir.(s.65)

II.Mahmut sonrasındaki aydın tablosunu yansıtan Ahmad’ın prototip olarak seçtiği kişi Namık Kemal’dir: “… fikirleri genelde Devrim sonrası Fransa’sından gelmekteydi ama Namık Kemal bunları İslâmî çerçevede anlaşılabilir kılıyordu, çünkü bu fikirleri şeriatla bağdaştırmıştı… şeriat kolayca biçimlendirilebilir ve nereden gelirse gelsin gelişmeye adapte olabilirdi.(s.47)” diye yazar. Burada da yine batılı koşullanmışlıklar göze çarpar. Lakin yazar, İslâm dinine dâhil olduğundan olmalıdır ki Namık Kemal’in ithal kavramları şeriatla birleştirmesine ilgi duymuştur. Oysa bu, yabancı bir besteyi saz ile çalmaktan öte gitmez, kulak tırmalayıcıdır. Feroz Ahmad’ın dışarıdan baktığı dünyanın içerisindeki insana, yerli bir beste fakat yabancı bir enstrümanla verilen dinleti daha ehlî gelecektir.

Ahmad, meşrutiyet sonrası reformcuların, batılı fikir ve kuramları benimserken aynı zamanda imperyalizme karşı savaşma ikileminde oldukları tespitini yapar. (s.52) Bu tespit bize: Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” tezine karşı ortaya atılan fikri hatırlatmıştır: “Batı imperyalizmine karşı tek etkili ilaç, diyalektik olarak yine Batı kültüründe gelişmiş olan insan haklarına dayalı demokrasi kavramıdır.[11]” Trajikomik bir yaklaşım, kendi kafasının çoraklığını kabul etmiş doğulu fikir adamları(!)nın hazin tablosu.  Aynı sayfada Batı hegamonyasının farkına varmış toplumların kendi yöntemlerine yönelişinden bahsediyordu yazarımız ve Abdülhamid’in pan-İslamist hareketinden söz ediyordu. İçinde doğduğu Hint medeniyetine soğuk bir iade-i itibâr! Bahsettiği sultanın devrilmesindeki en önemli faktörse, kendisinin kurduğu laik eğitim sistemi. Yaman çelişki, kendi yöntemlerimiz nerede?

Sayfaları çeviriyoruz, müellifimiz tarihî çıkarımlar yapıyor: Milli mücadelenin ilk yıllarında zemin bulan[12] “Türklük” ve “milliyetçilik” kavramlarını irdeliyor. Bunların asla etnik kökenli olmadığını, İslâm’a dâhil herkesi kapsadığını söylüyor.(s.100) İlerleyen satırlardaki müdavim kavramsa “halk”.(s.103) Sayfaları çevirdikçe mefhumun, müellifin zihnindeki kaypaklığı daha da açığa çıkıyor. Yeni kavram “vatanseverlik”.(s.108) Kavramın geçirdiği bu değişimin arka planındaki güçse “Kemal-izm”. Ahmad’a göre Kemalizm, Osmanlı’dan arda kalan toplumu, Batı’nın tekniği ve fikirleriyle donatıp çağdaşlaştırmaya çalışan Atatürk ve takipçilerinin izlediği yol. Aynı zamanda köklerinden koparılmanın sancılarıyla feryad edenlerin boynunu vuran bir kılıç! Şöyle diyordu yazarımız: “Atatürk… Hitler ve Musolini gibi… insanları yönlendirme amacıyla hareketlendirmek veya bu amaçla onları güçlendirmek değil, onları bir kalıba sokmak istiyordu.”(s.112) Bunu söylemesi Mustafa Kemal’i eleştirmek için değil, aksine onu faşist yönetimlere karşı savunmak amacıylaydı. İnsanların kalıba sokulmasının yazara normalmiş gibi görünmesi, içinde şekillendiği toplumun kapitalist mantalitesini edinmiş olmasından ileri gelir. Bedensel-fizîkî ve metafizik bir tasavvur âleminden teşekkül “insan”ın tefekkürünü duvarlara hapsetmek, nasıl olur da doğal karşılanabilir? Bu ancak insanların hayvanlaştırıldığı veya robotlaştırıldığı, çağdaş küresel batı medeniyetin içinden birine sıradan gelecektir. Çağdaş medeniyetin hamuruysa kanlı, süngüsü kapitalizm.

Feroz Ahmad’ın kapitalist tutumu bir röportajında[13] da karşımıza çıkar: “…Müslüman kardeşler Mısır’daki en organize grup olabilir. Ama Mısır’ı ne kadar dönüştürebilir? Mısır’ı tamamen izole edip, dünyaya kapatabilirler mi? Mısır’ın en büyük gelir kaynağı turizm. Eğer ülkeyi kapatırlarsa turistler gelmeyecektir. Bu işlerine gelir mi sizce? Bence bu insanlar aptal değil. Şeriat gelebilir mi? Ben bunu çok zor görüyorum. İlk zamanlarda bile bunun uygulanması çok zordu. Benim görüşüme göre İslam son derece rasyonel bir din. Sadece Vahabizm biraz farklı. Şeriat’ın gelmesi? Hayır, bu bir fantezi..!” Şeriatın uygulanmasındaki yanlışlıklar bir yana, insanların değerlerinin aptalca görülmesi de neyin nesi? İnsanların maddî çıkarlarının, kabul ettikleri dinin dünyevî kısmına uymalarından daha mühim olduğu düşüncesi: Safkan bir kapitalizm!

Eserde; Atatürk’ün cumhuriyeti kurduktan sonra, tek partili yönetimi devam ettirmesi ve muhalefeti baskılaması kronolojik bir sıra takip edilerek, herhangi bir eleştirel tavır takınılmadan anlatılırken: İnönü’nün çok partili sisteme karşı duruşunu bildiren cümlenin sonuna ünlem konulmuştur.(s.125) Yazarın önsözde bahsettiği “nesnellik” ilkesi burada zedelenmiştir. Bu enteresan tavır, Ahmad’daki basit bir “güce sevgi duyma” eğiliminin göstergesi olarak da dikkat çekicidir[14]. Ayrıca yazarın Mustafa Kemal’in dönemine ihtiyatla yaklaşması, eserini okuyan Kemalist kesim üzerinde kötü bir izlenim bırakmamak amacıyla da olabilir, ki bu da dolaylı yoldan aynı kapıya çıkmaktadır.

Son olarak Ahmad’ın, 1950 sonrası Türkiye’den bahsederken, öncesindekine göre daha objektif olduğunu söyleyebiliriz. Kullandığı kavramlar da yerli yerine oturmuş gözükmektedir. Çünkü artık Türkiye, kavramları ve sistemleri tartışmaktan çok karnını doyurma sorunuyla ilgilenmektedir. Sistemi kabullenmiş, Avrupa kırması bir devlet olarak dünyadaki yerini almıştır. Bu halde Ahmad’ın oryantalist gözlükleri şeffaflaşacaktır.

Sonuç Yerine:  Aynada Kendini Görmek

Yukarıdan da anlaşılacağı gibi bu incelemenin amacı; yazarın verdiği tarih bilgisini eleştirmek değil -ki bu haddi aşmak olurdu-, ondan bağımsızlaşan eserini içselleştirerek, yazarın kendisi olmaya çalışmak yani bir nevî yazarın gözlerinden kendimizi görmektir. Bu noktada üslûbun ön plana çıktığını söyleyebiliriz. Kitabın üzerinden kendi durumumuz aydınlatılmağa[15] çalışılmıştır. Bunun dışında bir metni anlamak, yazarına katılmak demek olmadığından[16]; biz de kitabı müsbet olarak ele aldık. Şimdi dalgaların altındaki okyanusu keşfedip, kımıldayan yaprakların arkasındaki rüzgârı duyalım. Kitap, sözcüklerin ve kronolojik bilginin ötesinde bize ne diyor?

Evvelâ Feroz Ahmad’ın, ilmî boyutta modern-seküler bir tarihçi olduğunu tekrar belirterek; hakkını teslim etmek gerekir. Onun, yukarıda eleştirdiğimiz kavramları kullanması bir bakıma zorunlu, çünkü hakkında yazdığı Türk halkının, ürettiği yerli mefhumlar yok. Dilimiz iğdiş edilmiş, aydınlarımız Batı ağzıyla konuşuyor. Kendimizden iki asır uzağız. Doğru diyor vicdanlı şair: “Sanki Sinan Leonardo’dan önemli, Mevlâna Dante’den küçüktü, Itrî ise Bach’ın eline su dökemezdi.[17] Suçu önce kendimizde aramak lazım! Bu yüzden yaptığımız çıkarımlar yazarı karalama amaçlı görülmemelidir. Meselemiz kendimizle.

Eserin çizdiği tablo şudur: 19. asırda başlayan batılılaşma furyası, 20. yüzyılın başlarında Cumhuriyet’le birlikte kemâle erir. Başta, teknik açıdan Avrupaîleşmek olarak görülen bu hadise; pek tabi kendi düşünce sistemini de memleketimize taşıyacaktır. Sonrası tam bir trajedi! Ne teknik açıdan gelişme tam olarak becerilmiş ve daha iyi bir maddî imkân sağlanmış; ne de Türk aydını gelen mefhumları kendi kafasıyla irdeleyebilmiştir. Batılılaşmak, düşünürlerimizin tasavvurunu temelinden yıkan bir hazin deprem tablosu. Tek çıkış yolu sanki Fransız devrimini yaşamak: Bize oturacak mı sorgulayan yok. Kanımızı akıtsalar da pusulamız batıyı gösteriyor: Beyinlerimiz mazoşist!

Nihâyet Cumhuriyet ile birlikte tam bir kopuş yaşandı. Harf inkilâbıyla kaynaklarımızdan koparıldık, dilde sadeleştirmeyle dedemizin dilini anlamaz olduk. Bu imkânları varken bile koşullu düşünen aydınlarımız, şimdi ne yapsın? Dil ile gelen toplumsal birikimi nereden bulsun? Yazarımızın tespiti manidar: “Atatürk 1938 Kasımı’nda öldüğünde, Cumhuriyet döneminde yetişmiş yeni nesil, bildikleri her şeyin onunla birlikte öldüğünü düşündü.”(s.113)Sadece yeni nesil mi? Hayır, İnönü gibi kurucu kadro da bu gruba dahil. Bunun en açık göstergesi; kendisini meşrulaştırmak için Mustafa Kemal’in “Atatürk” sıfatına benzer bir ünvân almasıdır: “Milli şef”.  Bu devreden sonrası artık tam bir çölleşme. Çölleşme nedir, bir Alman idealisti olan Heidegger’den dinleyelim: …Çölleşme, sadece yok etmekten daha korkutucu. Yok etmek de esasen ortadan kaldırmayı ifade ediyor, fakat çölleşme engel olmayı ve inkânsızlığı öngörüyor, yaygınlaştırıyor.[18]” Feroz Ahmad’ın, 1950’den günümüze kadar getirdiği kısımdaysa (s.146-231 arası seksen beş sayfa) bize anlatılan tam da bu: Oluşan çölde, ne yaptığımızdan çok neler yapmadığımız! Artık yöneticilerin, ordunun ve aydının tek meselesi var: Ekonomi. Halk kitlelerinin gruplaşarak kavga etmeleri de bundan. Söylenen sloganların cevheri Batı, düşünce yine yok. Hele yerli düşünce, kim kaybetmiş de biz bulalım?

80’deki yeni milâd ve 91 sonrası dünyanın “tek kutuplu” bir hal almasıylaysa, kör-topal giden fikrî zemin de kaybolmuştur. “Amerikan demokrasisi ve özgürlüğü”, geçmişte cennet anahtarı sayılan “Fransız İhtilâli”nin yerini almıştır. Sorgulamak zaten âdetimiz değil. Değişen bir şey yok.

Hülâsâ kitabın bize demek istedi şudur: Kimliksiz bir Türkiye! Hakikâtten kopmuş, sistem nereye üfürürse oraya giden bir vasat insan topluluğu. Oysa ne diyordu Mevlâna: “...Biz pergel gibiyizdir; bir ayağımız hakikatte sabit, diğer ayağımız yüz bin âlemi dolaşmakta…” İşte kaçırdığımız nokta budur.

KAYNAKÇA

-       AHMAD, Feroz, Bir Kimlik Peşinde Türkiye, Çev.Sedat Cem Karadereli, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2010

-       MERİÇ, Cemil, Umrandan Uygarlığa, İletişim Yayınları, İstanbul, 2011

-       FROMM, Erich, Özgürlükten Kaçış, Çev.Şemsa Yeğin, Payel Yayınları,İstanbul, 1996

-       HEİDEGGER, Martin, Düşünmek Ne Demektir, Çev.Rıdvan Şentürk, Paradigma Yayıncılık, İstanbul, 2009

-       İLHAN, Attilâ, Hangi Batı, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009

-       ÇAMUROĞLU, Reha, Dönüyordu: Bektâşîlikte Zaman Kavrayışı, Kapı Yayınları, İstanbul, 2006

-       KONGAR, Emre, Küresel Terör Ve Türkiye, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2007

-       RİCOEUR, Paul, Anlamlı Eylemi Bir Metin Gibi Görmek

-       ŞULUL, Kasım, İbn Haldun’un(1332-1406) Tarih Görüşü, Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2002, Sayı:15, 147-177


[1] AHMAD, Feroz, Bir Kimlik Peşinde Türkiye, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2010.

[2] MERİÇ, Cemil, Umrandan Uygarlığa, İletişim Yayınları, İstanbul, 2011, s.139

[3] Burada müzikâlden kasıt, insanın ruhânî boyutudur.

[4] AHMAD, a.g.e. , s.xvi

[5] Ayrıntılı bilgi için bkz. ÇAMUROĞLU, Reha, Dönüyordu: Bektaşîlikte Zaman Kavrayışı, Kapı Yayınları, İstanbul, 2006, s.48

[6] Ayrıntılı bilgi için bkz. Şulul, Kasım, İbn Haldun’un(1332-1406) Tarih Görüşü, Dokuz Eylül üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2002, Sayı:15, s.164-176.

[7] Bu konuşmadan bahsedilen kısım: “…demokrasi, yürütmesi en zor sistemlerden biridir, güçlü bir ilaçtır. Dozu iyi ayarlayamazsanız kişiyi öldürür. Atatürk’ün başlattığı reformlar gibi demokrasi de, küçük adımlarla, derece derece gelişmeli…”

[8] Anadili olan İngilizce kastedilmektedir. Anne-diliyse pek tabî Hindistan’da konuşulan yerel dillerden biridir.

[9] Fransız Devrimi patlak verdiğinde, kral ve eşini yolsuzluk ve zûlmün tek kaynağıymışçasına sembolleştiren ve bu sebeple onları idam etmek üzere saraya yürüyen kalabalıklar için bakınız üstâd Cemil Meriç nasıl bir tesbitte bulunuyor:”…Versay’a yürüyen kimlerdi biliyor musunuz? Yüzbin XVI.Louis ile yüzbin Marie-Antoinette. Herkes yolsuzlukları kınar ama herkes için hoş şey yolsuzluk.”, MERİÇ, a.g.e, s.176

[10] Buradaki “gerici” kavramı dönemin terminolojisinde “irtica” olarak geçmektedir. Ve günümüze kadar gelmiştir.

[11] KONGAR, Emre, Küresel Terör ve Türkiye, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2007, s. 65

[12] Aslında bu kavramların kökleri daha önceye dayanmasına rağmen, olgunlaşması bu dönemde olduğu için yazar da bu dönem üzerinde durmuştur.

[13] Faroz Ahmad ile Akşam Gazetesi çalışanlarından Şenay Yıldız’ın, 2011 tarihinde yaptığı bir röportaj : http://www.tarihistan.org/haber/1240-unlu-tarihci-feroz-ahmad39tan-turkiye-yorumu.html

[14]Burada değindiğimiz “güçlüye karşı sevgi duyma eğilimi”, her insanda bulunan psikolojik bir özellik olarak kullanılmıştır. Bunun daha kuvvetli tezahürünü en iyi şekilde; 20.yy’ın önde gelen ruhbilimcilerinden Erich Fromm, Hitler’in psikolojisini incelerken tanımlar. Ayrıntılı bilgi için bkz. FROMM, Erich, Özgürlükten Kaçış, Payel Yayınları, 1996, İstanbul, s.184-185

[15] RİCOEUR, Paul, Anlamlı Eylemi Bir Metin Gibi Görmek, s.31

[16] RİCOEUR, Paul, a.g.e. , s.36

[17] İLHAN, Attilâ, Hangi Batı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s.15

[18] HEİDDEGGER, Martin, Düşünmek Ne Demektir?, Paradigma Yayıncılık, İstanbul, 2009, s.19

 

Yunuscan KONYAR

Incoming search terms:

  • patrona halil
  • tarihteki hürrem
  • şemsa yeğin kimdir
  • patrona halil isyanı sonuçları
  • krishnamurti türkçe dinleti
  • HÜRREM SULTANIN TARİHTEN KALAN RESİMLER
  • Feroz Ahmad harf devrimi
  • dışarıdan türkiye\ye bakış
  • dışarıdan türkiyeye bakış
  • çağdaşlaşma önsöz
Tags: , , , , ,
 
 Share on Facebook Share on Twitter Share on Reddit Share on LinkedIn
No Comments  comments 
© Soylu Teknoloji
credit